• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası

Aynamdaki Şiirler

Dr.Salim Çelebi

Site Menüsü
Site Haritası
Takvim

TEMMUZ YANGINI-2008

Uyku tutmadı dün;

tam ortasındaydım kâbuslu bir düşün.

Uyanık da değildim uykulu da:

Kızıl karanfiller vardı sağ yanımda

sol yanımda kördüğüm.

Hallacı Mansur da aralarındaydı

Pir Sultan da:

Tebessüm vardı yüzlerinde,

boyunlarında yağlı bir sicim!..

İki temmuz 1993’ü gösteriyordu takvim: “Saatli Maarif Takvimi.”

Bütün yaprakları iki temmuzdu

kaçırıyorum sandım aklımı!

Üstündeki resimler;

                     anamız,

                          bacımız,

                                oğlumuzdu.

 

Bir kez daha

kanıtlanmak istenmişti cehennemin varlığı!

Bir kez daha

yüceltilmek istenmişti yobazların barbarlığı!

Bir kez daha

yakılmak istenmişti mazlumların insanlığı!

 

İlk kez

      düşümde düş gördüm!

İlk kez

     dalga dalga diriliş gördüm!

İlk kez,

      tüm bedende gülüş gördüm!

 

Omzunda yüzülmüş derisi

ve elinde meşale;

çağırdı yanına beni Seyyid-i Nesimi.

Çağırdı ve tek tek gösterdi:

                              Maraşı, Çorumu, Dersimi...

“Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartanlar;
Gül alırlar, gül satarlar
Çarşı pazarı güldür, gül.”
dedi.

 

Büyümemiş,

hâlâ 14 yaşında Menekşe Kaya

ve orda da annelik yapıyor

12 yaşındaki yaramaz kardeşi Koraya.

Tek bir saz çalıyorlar.

Sarılmışlar birbirlerine, vücutları da tek;

rengi altın sarısı

mis kokan tap taze iki çiçek.

 

“Annemizi özledik: Kucağını;

haber veremedik yanarken

                        biliyorduk bırakmayacağını!”

 

“Hediye almıştık babamıza, cebimizdeydi.

İnanır mısınız?

Kapkara olmuş deseni;

bembeyaz ve kare kareydi!”

 

“Cebimizdeki ekmek de yandı!

Açtık yanarken

susuzluğumuz dağlandı!”

 

“Büyüklerimize hep inandık;

biz de büyüyecektik.

Çocukluğumuz muydu suçumuz?

Nerde kaldı insanlık?” dediler

                               gözlerini gözlerime dikerek!

 

Yutkundum!

Konuşmalarını balla kesti Edibe Sulari:

“Güneş altında eriyen

Görüp ileri yürüyen;

Çalışıp işe yarayan

İnsanlara canım kurban.”

 

Sazı eşliğinde sordu Aşık Mahzuni:

“ Bir dikili taştan gayrı nem kaldı?” diye.

Nutkum tutuldu:

“ Bağdat’ta savaş,

                 Anadolu’mda sıkma baş

                                     çığlığı var!” diyemedim.

“ Kara duman çökmüş yurda

Onun için düştük derde;

Dosta giden yolun nerde

İzin ize benzemiyor.” dedi Muhlis Akarsu.

 

Tam ortalarındaydı Aşık Veysel:

Açıktı gözleri.

O düşündü, ben yazdım

söyleyeceği sözleri:

 

“Sermayem sazımdı, gözlerim âmâ

Tıkıldım beşimde tek gözlü dama.

Çok zor isim bulmak insan yakana

Kara toprak aklayamaz sizleri.”

 

“Pişirirdi anam yeşil madımak

Kör olsun, tadını unutmaz damak.

Neydi günahı da söndü kırk ocak

Yeşil yaprak saklayamaz sizleri.”

 

“Kabahati neydi ilim Sıvasın?

Aklını kullan ki insan olasın.

Taşıyor beyninden kirin ve pasın

Kızılırmak paklayamaz sizleri.”

 

Kulağıma fısıldadı

                   içlerinden en tıfılı:

“Saklambaç oynanıyor sandık!

Tarumar olduk

sine sine saklandık.

Ali, Haydar, Ayşe;

sobe

diyemedik hiçbirimiz

çok kurnazmış ebe:

                         Yandık !”

 

Soyadına benzeyen sesiyle;

“Ağaç demiş ki baltaya

‘Sen beni kesemezdin ama

Ne yapayım ki sapın benden;

Bak şu ağacın bilincine sen;

Ölen ben, öldüren benden.” dedi Ruhi Su.

 

Gür bir ses duyuldu korodan:

Söyleyeni çok,

              sesleri tek,

                      sözleri tok:

“Dildik biz:

Sazda, sözde, dürüm dürüm acı yiyen...

Gül’dük biz:

Bülbüle aşık, kendi dikeniyle büyüyen...

Gönüldük biz:

Hak ve halk aşkı için eriyen...

Öldük biz:

Sağ olsun yakanlar,

                    seyredenler şen!”

 

Duruşu da heybetliydi sesi de:

“Şah’ı sevmek suç mu bana

Kem bildirdin beni Han’a;

Can için yalvarmam sana

Şehinşah bana darılır.”

 

“Ben Musayım sen Firavun

İkrarsız Şeytan’ı lain;

Üçüncü ölmem bu hayın

Pir Sultan ölür dirilir.”

 

Yükselirken semaya yanık kokusu ve duman;

biz de yükseldik

ve seyrettik 33 metre yukarıdan:

Yüreği kan  

           ve teni kan kokan

                                 kan emicileri

                                     ve dedik ki hep bir ağızdan:

“Rüyalarımız vardı:

Kül olduk düşlerimize,

ödül olduk gençlerimize,

savrulduk bilinçlerinize!”

 

Sırtımızda kambur İki temmuz1993.

Ey evlat,

insanlık için söz ver ve ant iç.

“Geliyorum!” demez

                       ve “aceba gelir mi?” diye beklenmez şeriat;

görebildiğin herkese tek tek anlat:

İçin sızlar;

çarşafa zorla sokulduğu zaman

                                              anan, bacın ve kızlar.

Ne güneş kurtarabilir seni

ne de karanlıkta seyrettiğin şu yıldızlar.

Ben uyandım.

Ya sizler?

 

“Yanında dağılmış kağıtlar
Ve tütün tabakası var;
Bir bez parçasıyla
Ağzını tıkamışlar
Cesetini sırt üstü
Boyunca uzatmışlar;
Bir deniz kabuğunda
Dalgaları duyanlar
Boş bir mermi kovanı
Sizce nasıl uğuldar?”

Metin Altıoktu bu soruyu soran.

Durur mu

hemen yanıtladı Dr. Behçet Aysan:

“Kana boyandı kirmenimde yün
kuşmarlara, tuzaklara düştüm
menevişlendi durgun sularım;
sedef
bir bıçak aldım dostlar
güneşi yiyorlar
aç kuşlar!”

Ve devam etti:

“İndirdi kepengini üstümüze
kara böğürtlen bir gece

ne yapsam                                                                                 
pirinç şamdan taşısam;
geçirdi hevengini yağlı urgan
boynumuzda bir kiraz dalı
ne yapsam
çatal dirgen kullansam!

Bindirdi dengini bir katara

Bal rengi kömür gibi acıdan
açlık, gözyaşı, kan;
Bindallı fistanı gül
işliği mavi çelik tül
savrulsa külleri harman;
yaralı ve yayan yürümektedir yaşam
ne yapsam ne yapsam
bir çatal dirgen, bir pirinç şamdan!”

 

Birlikte yeniden yaşadık 2 Temmuz 1993’ü.

Birlikte yeniden seyrettik:

Kılların bile kıpırdamadığı

                                 külleşen “Madımağı!”


Yorumlar - Yorum Yaz


Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam7
Toplam Ziyaret31860
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar3.85643.8718
Euro4.54804.5662
Hava Durumu
Anlık
Yarın
11° 13° 2°
Saat